|
2006’da da bir şey olmadı aslında… Ya da çok şey oldu. Bir önceki yıl kimsenin adını dahi bilmediği siteler, bu yıl içerisinde el değiştirdi. Buna rağmen gelecek yılda adı unutulacak birçok yeni şey ortaya kondu. Neden? Çünkü yüzyılların bir seneye sığabileceği kadar esnek zamanlarda yaşıyoruz artık.
Friedman , “dünya düzdür” dediğinde takvimler 2006'yı gösteriyordu. Şimdi geri dönüp baktığımda, sanki ne olduysa 2006'da oldu gibi bir izlenim bırakıyor bende. 2005'te YouTube var idi ama adını bir kere bile anmadık buralarda. 2006'da milyar dolarlık fiyatı ile el değiştirmesi haberlere bile konu oldu. Bir buluş olarak görürsek YouTube'u, aynı buluş üzerinden yeni birçok şey üretildi. Televizyondaki diziler de popülerdi ama YouTube'daki görüntülenme sayıları da televizyonun ratingleri ile adeta yarışıyordu. Acaba sonrasında ne olacak? Bu daha başlangıç. Nihai noktadan biraz uzağız sanki, ama olsun, ne demişlerdi: “Her yolculuk bir adım ile başlar”
Amerikan Patent Enstitüsü'ndeki garibanın alıntısını yaparlar hani hep: “Dünyada şimdiye kadar bulunabilecek her şey bulundu, artık yeni bir şey bulunacağını sanmıyorum” dedikten sonra hayatı boyunca görmediği kadar patent dosyası ile karşılaşan adam. Eh, araba da bulunduğu zaman insanların at üstünde gideceğini beklemek olmazdı. Çağımızın en büyük buluşu İnternet idi belki ve biz bu buluşa şahitlik etme şansına eriştik. Telefonun bulunmasına şahitlik etmeyi de tercih ederdim aslında.
Küresel ısınma üzerine eğilmeye başladık. Yine İnternet vasıtasıyla, öğretmenimizin sınav öncesi “Sorumlu değilsiniz” dediği konular gibi küresel ısınmanın ciddiyetinden de haberdar olduk. O da yetmedi geleneksel radyolarımızı da İnternet'ten dinlemeye başladık. Kaçırdığımız yayın olduğu zaman birilerine “Kasede kaydeder misin?” deme ihtiyacı hissetmedik, çünkü İnternet bize bu iyiliği de yapar oldu. Ansiklopediler yetmediği için kendi ansiklopedilerimizi, kendimiz güncelledik. Bazen “Nereye gidiyor bu dünya?” diye düşünmeye başlar gibi olduk sonra hemen yeni bir şey üretirken bulduk kendimizi. Aslında bir nevi, devamlı üretim yapıp alacağı ücreti nereye harcayacağını düşünmeye vakit bulamayan işçiler gibi olduk. Bundan fazla rahatsızlık da duymadık. Dünya aslında deli gibi hızla gidiyormuş gibi görünen bir tren idi, biz de yolcuyduk. Bu dünya hiçbir zaman hızlanmadığı kadar hızlanmaya başlamıştı sadece. Hepimiz aynı trende olduğumuza göre, trenin nereye gideceğini düşünmektense yolculuğun tadını çıkarmayı tercih ettik.
İyi de oldu.
Gelecek üzerine tahminlerde bulunmak her devirde zor olsa gerek. Hiç tahmin etmediğiniz zamanda bir üniversite öğrencisinin Avrupa’daki kralı öldürmesi ile ortaya çıkan bir dünya savaşını kim tahmin edebilirdi? (Herkes tahmin edebilirdi dünya savaşının çıkacağını elbette ama ben bunun öğrencinin kralı vurması ile olacağından bahsediyorum.) Şimdi elinizde milyonlarca değişken varken tahminde bulunmak, belki öğrencinin kralı öldürmesini tahmin etmekten daha kolay gibi görünebilir. Kral ölmese belki daha fena bir intikam alacaktı. Ama İnternet’in neresinden neyin çıkacağını Bill Gates bile tahmin edemez sanırım. Biz yine iddaa’daki gibi en azından dört maça oynayalım bakalım. Tutmazsa, “Önümüzdeki maçlara bakıyoruz” deriz.
Maç 1.
Markalar ve ülkeler
Eskiden üretim neyse, tüketim de ondan oluşurdu. Artık tüketici ne üretilirse onu tüketmek zorunda değil. Seçiyor. Hatta neyin üretilmesi gerektiğine de tüketici karar veriyor.
Bu durumda, birçok benzer ürün arasında bir marka kavgası başlıyor. Gönlünüz hangisini istiyorsa onu alırsınız. Fransız arabalarına mı meraklısınız? Üç markası var Fransızlar'ın. İtalyan arabalarının dizaynları daha güzel. Hemen İtalyan'a rakip çıkarıyorlar, Alman arabaları daha sağlam. Peki ya Japon ve Kore arabalarının konforu ve ekonomikliği? Renault altta kalacak değil, size hemen ekonomik ve konforlu araçlar getirir. Peki ya Amerikalılar? Benzinleri ucuz diye çok yaktığını söylediler ama değil mi? Fakat hayır, Amerikan arabaları artık hem küçük, hem de az yakıyor. Çünkü Japonlar'dan öğrendiler bir kere. Almanlar da sağlamlığın yanına “estetiği” eklemeye başladılar. Dünya düz nasıl olsa. “Yokuş yukarı iyi tırmanıyor” diye reklam etmenin ne anlamı var? Hatta bu arabaların hepsi küresel ısınmaya etki ediyormuş. Hidrojen ile çalışan arabalara bakmaya başlasak yavaş yavaş? Nasıl olsa atlarımıza geri dönemeyiz çünkü onlara olan minnetimizi araçlardaki güce “beygir gücü” diyerek gösterdik bir kere. Belki de Avrupa ülkeleri gibi bisiklete döneriz.
Ülkeler üretimi yapıyor nasıl olsa, markanızı seçmek size kalmış. Bu seçimi yaparken de siyasi, jeopolitik, coğrafî, ekonomik binlerce değişkeniniz var. Bence bu maç bitmez.
Maç 2.
Çin
Dünya üzerindeki en kalabalık ülke. Bir zamanlar “Hepsi aynı anda zıplasa deprem olur” diye andığımız, “Hepsine bir tane sakız satsak” diye hesaplar yaptığımız ülke. Dünya üretimini altüst etti. Eğer dünya bir mahalle ise, mahalledeki kuralları bile değiştirdi. O eskisi gibi sessiz sakin bir ülke değil artık. Güçlü bir delikanlı. Sınırlar kaldırılsa, Beyoğlu’nda yürürken çarpıştığımız üç kişiden ikisi Çinli olabilir
Çin üzerine senaryolar yazılmasına bu sene de devam edilecek gibi görünüyor. Bu da yetmediği gibi dünyanın doğuya yaklaşması da dikkatten kaçmıyor. Hindistan'daki benzer gelişmeler ile tarihte kumaşları için yabancı gemilerin uğradığı ülke, bu yüzyılda yazılımları için uğranacak ülke olabilir. Bu gelişmelerle birlikte “veba fotoğrafları” şeklinde haber olmak yerine, temizliği ve “modernliği” ile bol bol haber olabilir. Turizm diye bir kalem de var çünkü.
Çin ve Hindistan'ın kalabalığı sırasında batının “sessiz sokakları” üretimsiz kalmaz elbette. Batı da sokakları canlı tutmak için her türlü girişime bu yıl da devam eder. Avrupa Birliği, Türkiye ile buluşmalarına bu yıl da devam edecek. Bahsi geçen ülkeleri, doğudan batıya doğru bir öbek olarak görürsek Çin, Hindistan, Türkiye ve Avrupa... Küçülerek ilerleyen bir öbek dizisi gibi. Amerika'yı istediğiniz tarafa koyabilirsiniz.
Maç 3.
Pazarlama
Pazarlama dendiği zaman “tencere tava satıcılığı” anlaşılmayacak. Bu süreç, geçtiğimiz senelerde hızlandı ve İnternet'in de yardımı ile daha da hızlanıyor. Önümüzdeki yıllarda bu konuda daha büyük adımlar atarak pazarlama üzerine
“akademik” bir ülke bile olmamızı ben mümkün görüyorum. Neden mi? Çünkü dünya batıdan doğuya doğru düzleşiyor. Sıra yavaş yavaş bize geliyor. Koskoca çağları da bir sene içinde yaşadığımızı hesap edersek, üç sene sonra “pazarlama deyince tencere tava satıcılığı sananları Arabistan'a sürme yasası” çıkarsa şaşmayalım diyorum. Gözleri de sürmeli olur. Fena mı? Pazarlama deyince “sürme satıcılığı” zannederler artık. Olsun.
Maç 4.
You
Time'dan önce bir sürü insan “you” diye seslendi, kimse dönüp bakmadı. Demek ki Time'ın “seslenme gücü” var.
Time bundan sonra “yılın insanı” seçimi yaparken pek zorlanmayacak gibi duruyor. Belki de çok zorlanacak çünkü seçecek o kadar çok “you” olacak ki. Elbette kralı öldüren öğrencinin o sene hangi derslerden kaldığını da öğrenebiliyor olacaksınız. İşte eskilere göre hayatın tek farkı bu olacak belki. Fakat buna rağmen bu öğrencinin kimlerle çıktığını merak eden olduğu gibi, hangi bölümde okuduğunu merak eden de olacak, kralı öldürürken ayağında hangi marka spor ayakkabı olduğunu merak eden de olacak, öldürülen kralın arabasının markasını, tekerleklerinin ne marka olduğunu, olayın hangi sokağın köşesinde gerçekleştiğini, o köşede Starbucks mı vardı Gloria Jeans mi, bu olayı kim cep telefonuna kaydediyordu, YouTube 'a bunu ilk yükleyecek kişiyi… Bu öğrenci, belki de bu olayı bir gün önce kendi blogunda açıklamış olabilir. Yaz! Dublü ve-dublü ve-dublü ve guğgıl nokta com.
Murat Kaya
www.muratkaya.net
|